formula 1kaza görüntüleri,f1 kaza görüntüleri,kaza görüntüleri,kaza video kaza videoları

english mobile

Muro'dan Haydi Lilililili Yar ,muro video,muro videoları,muro video izle,kurtlar vadisi muro,muro izlesene

english mobile









Macera Adası - Nim's Island

english mobile

Tür : Macera / Komedi
Gösterim Tarihi : 18 Nisan 2008
Yönetmen : Jennifer Flackett , Mark Levin
Senaryo : Joseph Kwong , Paula Mazur
Yapım : 2008, ABD

Oyuncular

Abigail Breslin (Nim Rusoe) , Jodie Foster (Alexandra Rover) , Gerard Butler (Jack Rusoe / Alex Rover)
Nim’in Adası maceraların hüküm sürdüğü egzotik bir adadır. Burada Nim adlı özgür ruhlu ve enerjik bir genç kız yaşar. Çevresi egzotik hayvan dostlarıyla doludur. İlhamını efsanelerden ve kitaplarından alır. Favori edebiyat kahramanı, dünyanın en büyük maceraperesti olan Alex Rover’dır. Yaşadığı tropik ada tehdit altına girince yardım etmesi

Kesinlikle, Belki - Definitely, Maybe

english mobile

Tür : Romantik / Dram / Komedi
Gösterim Tarihi : 18 Nisan 2008
Yönetmen : Adam Brooks
Senaryo : Adam Brooks
Görüntü Yönetmeni : Florian Ballhaus
Müzik : Clint Mansell
Yapım : 2008, ABD / Fransa / İngiltere , 112 dk.

Oyuncular

Ryan Reynolds (Will Hayes) , Huu Tuan Nguyen (Ad Exec) , Matthew Mason (Kulaklıklı Çocuk) , Rick Derby (Ordon Gezegeninden Gelen) , Sakina Jaffrey (Okul Annesi) , Bob Wiltfong (Okul Babası) , Abigail Breslin (Maya Hayes)
Will Hayes karısından boşanma belgelerini yeni almıştır. 11 yaşındaki kızını okuldan almaya gittiğinde Maya cinsel eğitim dersi almaktadır. Maya'nın ona cinsellikle ilgili sorduğu soruları kaldıramaz ve konuyu değiştirerek annesine nasıl aşık olduğunu farklı hikayeler ve bir bulmaca şeklinde anlatmaya başlar.

Aşıklar - Les Animaux amoureux

english mobile

Tür : Belgesel
Gösterim Tarihi : 18 Nisan 2008
Yönetmen : Laurent Charbonnier
Müzik : Philip Glass
Yapım : 2007, Fransa

Oyuncular

Cécile De France (Anlatıcı)
Ülkemizde haftalarca vizyonda kalan Kuşlar: Kanatlı Uygarlık ekibinden yine görsel bir şölen. 500 günlük çekim süresi, 80 saatlik iş kopyası, 170 adet hayvan türü, -30 °C’den 50 °C’ye kadar sıcaklık değişimiyle, 5 kıtada, 16 ülkede ve 2 yılda tamamlanan film.

Gerçek aşkı arayan ve bulduğunda onu bırakmak istemeyenleri anlatan bir film.

Vahşi Zarafet - Savage Grace

english mobile

Tür : Dram
Gösterim Tarihi : 18 Nisan 2008
Yönetmen : Tom Kalin
Senaryo : Howard A. Rodman , Natalie Robins (Kitap)
Yapım : 2007, ABD / İspanya , 96 dk.

Oyuncular

Julianne Moore (Barbara Baekeland) , Stephen Dillane (Brooks Baekeland) , Elena Anaya (Blanca) , Martin Huber (Aschwin Lippe)
Barbara Daly, kocasının şaşaalı hayatına uyum sağlayamamıştır. Aralarındaki bu dengesizliğe bir de çocuk sahibi olmaları eklenince ilişkileri iyiden iyiye sarsılır.

Oğulları Tony, babasının gözüne girmeyi hiçbir zaman başaramamıştır. Babasıyla arasındaki aşılmaz mesafe, Tony’yi gittikçe annesine yaklaştırır. Bu yakınlaşma aynı zamanda bir trajedinin de doğuşu olacaktır.

“Vahşi Zarafet”, bir ailenin yükselişi ve dibe vuruşunu, arka planına New York, Paris, Cadaques, Mallorca ve Londra gibi efsane güzellikteki mekanları alarak anlatmaktadır.

Buz Devri 3 - Fragman

english mobile

Buz Devri 3 İzle



Banka İşi

english mobile

Banka işi




ASTRONAUT FARMER

english mobile

ASTRONAUT FARMER

Vesaire Vesaire - Fragman

english mobile

Vesaire Vesaire izle

Sokağın kralları - Fragman

english mobile

Sokağın Kralları izle

Miras - Fragman

english mobile

Miras izle

Sinan Özen - Seni Düşünüyorum Video Klibi - izle - Dinle

english mobile




Sinan Özen - Seni Düşünüyorum Video Klibi - izle - Dinle




Sezar - Çifte Kavrulmuş Video Klibi

english mobile




 


ıldız tilbe-ben senin varya video klibi dinle,indir

english mobile


BizdepayLastik :)

demet akalın - mucize (2008) izle, demet akalın - mucize (2008) youtube, demet akalın - mucize (2008) izlesene

english mobile


Demet akalın Mucize orjinal video klip Music Video Clip, lyrics download, Watch » Demet akalın Mucize orjinal video klip video and lyrics » Demet akalın

Demet Akalın Mucize Şarkı Sözleri video klip izle Ne olduda biz bu duruma geldik azmı sevdik çokmu sevdik biz nerde hata yaptık düşünüyorum demet akalın - mucize (2008) izle, demet akalın - mucize (2008) youtube, demet akalın - mucize (2008) izlesene, demet akalın - mucize (2008) video

Demet Akalın Mucize Şarkı Sözleri video klip izle

Ne olduda biz bu duruma geldik
azmı sevdik çokmu sevdik
biz nerde hata yaptık
düşünüyorum bulamıyorum
işin içinde çıkamıyorum
şimdi gördüm
yenimi geldin çok şaşırdım
burdamıydın oysa
bir ara hep aklımdaydın


isim neydi çıkaramadım
adın neydi hatırlamadım
her şey çok güzel gidiyordu
tanışıyorduk anlaşıyorduk
günler çok çabyuk geçiyordu
deniyorduk başarıyorduk inan


hatırlatayım müsadenle
fazla degil geçen sene
biz yarıldık geçen sene
barışmamız bir mucize


hatırlatayım müsadenle
fazla degil geçen sene
biz ayrıldık seve seve
barışmamız bir mucize..


şimdi gördüm
yenimi geldin çok şaşarıdım
burdamıydın oysa
bir ara hep aklımdaydın
isim neydi çıkaramadım
adın neydi hatırlamadım
her şey çok güzel gidiyordu
http://www,bulindir.net]
tanışıyorduk anlaşıyorduk
günler çok çabyuk geçiyordu
deniyorduk başarıyorduk inan


hatırlatayım müsadenle
fazla degil geçen sene
biz yarıldık geçen sene
barışmamız bir mucize


Lost 4.Sezon - 7.Bölüm

english mobile

 



lost, lost 4.sezon, lost 4.sezon 7.bölüm, lost 7.bölüm, lost son bölüm, lost yeni


LOST 4. SEZON BÖLÜM 1-2-3-4-5 inci Bölümleri full,download

english mobile

LOST SEZON 4 BÖLÜM 1-2-3-4-5



SEZON 4 BÖLÜM 1

 



SEZON 4 BÖLÜM 2


SEZON 4 BÖLÜM 3

SEZON 4 BÖLÜM 4

SEZON 4 BÖLÜM 5


Lost 4. Sezon 6. Bölüm , Lost 4. Sezon 6. Bölüm izle, Lost 4. Sezon 6. Bölüm dizisini izle, Lost 4. Sezon 6. Bölüm dizisi, Lost 4. Sezon 6. Bölüm indir, Lost 4. Sezon 6. Bölüm seyret, Lost 4. Sezon 6. Bölüm bedava izle, Lost 4. Sezon 6. Bölüm dizi film, Lost 4. Sezon 6. Bölüm, Lost 4. Sezon 6. Bölüm 1.Bölüm, Lost 4. Sezon 6. Bölüm 2.Bölüm, Lost 4. Sezon 6. Bölüm 3.Bölüm, Lost 4. Sezon 6. Bölüm 4.Bölüm, Lost 4. Sezon 6. Bölüm 5.Bölüm, Lost 4. Sezon 6. Bölüm 6.Bölüm, Lost 4. Sezon 6. Bölüm 7.Bölüm, Lost 4. Sezon 6. Bölüm 8.Bölüm, Lost 4. Sezon 6. Bölüm 9.Bölüm, Lost 4. Sezon 6. Bölüm 10.Bölüm, Lost 4. Sezon 6. Bölüm 11.Bölüm, 12.Bölüm, Lost 4.

Lost 4. sezon 8. Bölüm X Lost Season 4 Episode 8,lost dizisi izle,lost 4. sezon 9. bölüm

english mobile

İndirmeden İzle, Online İzle, Lost İzle
Lost,Lost Dizisi,Lost İzle,Film İzle,Online İzle, indirmeden-izle.com
Lost Sezon 4 Bölüm 8 Meet Kevin Johnson


Lost Sezon 4 Bölüm 8 X Lost Season 4 Episode 8

english mobile

İndirmeden İzle, Online İzle, Lost İzle
Lost,Lost Dizisi,Lost İzle,Film İzle,Online İzle, indirmeden-izle.com
Lost Sezon 4 Bölüm 8 TR ALTYAZILI EKLENMİSTİR!! Yorumlarınızı Eksik etmeyiniz !

İZLE:
Lost Sezon 4 Bölüm 8 Meet Kevin Johnson


Yorumlarınızı esirgemeyinki paylasımlarımız devam etsin !!!

Lost 4 Sezon 9 Bölüm izle,Lost izle,lost 4. sezon 10. bölüm izle,online lost izle

english mobile

Lost Dizisi 9. ve 10. bölümleri en kısa zamanda sitemize eklenecektir...Lost dizisinin diğer bölümlerini sol taraftaki kategoride lost dizisi adlı kategoriyi seçerek görüntüleyebilirsiniz...



Ve Lost'un 4. sezonunun, senaristlerin grevinden etkilenmesi sonucu ortaya çıkan ilk arasına ulaştık.. Yine bir çok bilinmeyen olayın sırrı ortaya çıktı, ama daha fazla yeni bilinmeyenler ortaya çıktı.. Ne de olsa Lost'un başarısının en büyük sebeplerinden biri bu bilinmeyenler ve adanın gizeminin ne olduğu düşüncesi..

8. Bölüm yayınlandıktan sonra, bugüne kadarki en sönük veda sahnesini izledik. Ya da bana öyle geldi.. O rakamların önemi varken, ada kendi kendine fısıldarken ve ortalıkta kocaman atlar, kutup ayıları dolaşırken, çok daha gizemliydi herşey. Bir sonuç bekliyorduk bunları açıklayabilecek, halada bekliyoruz. Hatta muhtemel 3 sene daha bekleyeceğiz. Malum Lost 6 sezon sürecek, 4. 5. ve 6. sezon 16 bölüm olacaktı, ancak senaristlerin grevinden ötürü 4. sezon 13 bölüm olacak, 5. ve 6. sezonlarda ufak uyarlamalar yapılacak.

Lost'un 4. sezonunun 9. bölümü 24 Nisanda yayınlanacak ve şimdiden promosyonları yapıldı bile.. Ve bu promosyonlardan anladığımız şöyle birşey var.. Ocean 6'in bir parçası "Aaron".. Buyrun bakın burada..






lost, lost 10.bölüm, lost 11.bölüm, lost 12.bölüm, lost 4.sezon, lost 4.sezon 10.bölüm, lost son bölüm, lost yeni bölüm,Lost 10.Bölüm,Lost 11.Bölüm,Lost 12.Bölüm,Lost 13.Bölüm,Lost son bölüm izle,lost dizisi bütün bölümleri izle,lost izle,


İkili Oyun (One Way) Online izle

english mobile

İkili Oyun (One Way) İndirmeden İzle Film İzle www.bizdePaylastik.blogspot.com Sunar
Vizyon Tarihi : 4 Nisan 2008 Süresi : 116 dakika
Yönetmen : Reto Salimbeni
Tür : Dram / Gerilim / Suç
Senaryo : Reto Salimbeni
Görüntü Yön. : Paul Sarossy, Mark Willis
Müzik : Stefan Hansen, Dirk Reichardt
Oyuncular : Michael Clarke Duncan, Til Schweiger, Lauren Lee Smith, Sebastien Roberts, Stefanie Von Pfetten, Art Hindle

New York’un en ünlü reklâm ajansının çapkın ve başarılı yöneticisi olan Eddie patronunun kızı Judy ile nişanlıdır. Eddie bir sabah özel sekreteri ve arkadaşı olan Angelina’nın, Judy’nin kardeşi olan Anthony tarafından tecavüze uğradığını öğrenir. Kendi kusursuz imajını korumak ve evlilik plânının tehlikeye girmemesi için mahkemede Anthony lehine yalan ifade vermek zorunda kalır.

One Way-İkili Oyun” gerilim, arkadaşlık, suçlama, dürüstlük, haksızlık, sorumluluğun sınırları ve sınırlar aşılınca ortaya çıkan çelişkileri içermektedir.


Parça 1


Parça 2

Parça 3

SON Parça

Maskeli Beşler tam ekran izle,

english mobile


Karlara Yazilmis Destan

english mobile


Tür : Savaş / Dram / Tarihi
Gösterim Tarihi : 15 Şubat 2008
Yönetmen : Özhan Eren , Murat Saraçoğlu
Senaryo : Özhan Eren
Müzik : Özhan Eren


Van.. 1915 Ocak.. Kış...
1’nci Dünya Harbi’nin ilk ayları...
Eli tüfek tutan herkes Ruslarla ölüm – kalım harbindeyken sınır birliklerinde cephane tükenir...

Vanlı çocuklar gönüllü olurlar; Yaşları 12 – 17 arasında değişen 120 isimsiz kahraman çocuk... Cephaneyi sırtlanırlar, karlı dağlarda günlerce gecelerce yürürler...

İşte, isimleri unutulmuş olsa da bu büyük yolculuğu gerçek bir kahramanlığa dönüştüren gençlerimizin şanlı öyküsü bugünlerde beyaz perdeye aktarılıyor. Hazırlıkları 3 yıldır sürmekte olan “120”, özellikle günümüz gençleri için “uzun bir memleket türküsü” hedefiyle tasarlandı; 1914 yılı dekorları ve kostümleri yeniden üretildi.


Tam ekran izlemek için Sağ Alt köşedeki kare işaretine tıklayınız





Tam ekran izlemek için Sağ Alt köşedeki kare işaretine tıklayınız



Tam ekran izlemek için Sağ Alt köşedeki kare işaretine tıklayınız





Tam ekran izlemek için Sağ Alt köşedeki kare işaretine tıklayınız

Kutsal Damacana

english mobile



Kutsal Damacana

Yönetmen: Kamil AYDIN
Senarist: Ahmet YILMAZ
Yapımcı Firma: ZERO FİLM
Yapımcılar: Şenol ZENCİR
Görüntü Yönetmeni: Varol ŞAHİN
Müzik: Ercan SAATÇİ
Görsel Efektler: DIGIFLAME
Kurgu: Murat BOR
Oyuncular: Fikret: Şafak SEZER, Asım: Ersin KORKUT, Ceren: Büşra PEKİN, Deniz: Eyşan ÖZHİM, Aydagül: Berivan

Komedinin usta ismi Şafak SEZER’in başrolünü oynadığı “KUTSAL DAMACANA”, sahte bir papazın kahkahalarla dolu komik ve sihirli macerasını muhteşem bir mizah üslubuyla beyaz perdeye taşıyor.

Toplum içinde zaman zaman karşımıza çıkan bazı batıl inançların son derece esprili ve eğlenceli bir hicvi olan KUTSAL DAMACANA” nın senaryosunu Leman Kültür’ün efsane isimlerinden Ahmet YILMAZ kaleme alırken, filmin yönetmen koltuğunda ise Kamil Aydın oturuyor.

Özel efektleri, animasyonları ve zengin post prodüksiyonuyla da son derece güçlü bir yapım olan “KUTSAL DAMACANA” , dinamik hikayesi ve akıcı anlatım üslubuyla; heyecanı ve eğlencesi sürekli yükselen son dönemin en iddialı komedisi.

Çekimleri İstanbul’da gerçekleştirilen “KUTSAL DAMACANA”, renkli oyuncu kadrosuyla da dikkat çeken bir yapım. Şafak SEZER’in yanı sıra filmde reklam filmlerinin komik yüzü Ersin Korkut, güzel oyuncu Eyşan Özhim, BKM mutfak oyuncularından Büşra Pekin, nam-ı diğer Ali Desidero Yıldırım Memişoğlu, Erdal Tosun ve Settar Tanrıöven gibi komedinin vazgeçilmez isimleri de kamera karşısına geçti.

Batıl inançlar ve sihir dünyasını, son derece mizahi bir anlatımla beyazperdeye kahkahalarla yansıtan “KUTSAL DAMACANA” 20 Aralık 2007 tarihinde vizyona girerek izleyicisiyle buluşacak.




Tam ekran izlemek için Sağ Alt köşedeki kare işaretine tıklayınız




Tam ekran izlemek için Sağ Alt köşedeki kare işaretine tıklayınız




Tam ekran izlemek için Sağ Alt köşedeki kare işaretine tıklayınız

Tsotsi Online izle-Türkçe Dublaj

english mobile

Tsotsi [ Türkçe DubLaj bizdepaylastik.Blogspot.Com
Yönetmen:Gavin Hood
Yazarlar:
Athol Fugard (novel)
Gavin Hood (written by)
Yapım Yılı: 2006 ( 2006 en iyi yabancı film ödülü)
İzleyici yorumu: muhteşem film!

İZLE:


1. Bölüm


2. Bölüm


3. Bölüm


Son Bölüm


 

fenomen 1. hafta

english mobile

Fenomen Yarışması 1. hafta uri geller sinan çetin star tv




İşte bozuk saatlerin çalıştığını an fenomen yarışması uri geller



Fenomen yarışması berk eratay


Fenomen yarışması tansel kaya



devamı yükleniyor...

Sinan çetinle fenomen yarışması

english mobile

Berk Eratay fenomen cin göz ruhlarla konuşma sinan çetin

english mobile

sinan çetin fenomen tansel teoman ve zeynep gösteri

english mobile

Fenomen - Saat Gösterisi uri geller

english mobile

Fenomen Yarışması Sinan Çetin , Fenomen Yarışması Sinan Çetin video , Fenomen Yarışması Sinan Çetin videosu, Fenomen Yarışması Sinan Çetin

english mobile

İlgili aramalar: tv - fenomen startv -  fenomen -   yarışma -   startv -   star -   uri -   geller -   uri geller -   sinan çetin -   çetin

çılgın dershane,çılgın dershane ragman izle

english mobile

recep ivedik sahan gokbakar togan gökbakar

english mobile

recep ivedik film sinema komik eğlenceli

english mobile

tabanca film konusu

english mobile

Tabanca (2005) Revolver
7,6
Y: Guy Ritchie O: Jason Statham, Ray Liotta
Tabanca
Oktay Ege Kozak
Oktay Ege Kozak
Tabanca için 2008 yılının en kötü filmi yorumunda bulunurdum, eğer filmin 2005 yılında, yani tam üç sene önce çekilmiş olduğunu bilmesem. Bu ilginç vizyon gecikmesi sonucunda şu yorumda bulunmak lazım: Tabanca, sadece 2008 yılının değil, son yılların en kötü filmlerinden biri, belki de en kötüsü. Rastgele görüntülerin bir araya girdiği karmakarışık montajı ve varolmayan hikayesi ile rahatsız edici bir deneyim olduğu kesin. Fakat asıl sorun, filmin sürüyle eleştirmen ve seyirci tarafından bu kadar ters bir tepki ile almasının asıl sebebi, Tabanca’nın buram buram elitizm kokan küstah ve yapmacık “mistisizmi.”

Tabanca, Avrupa’nın dört köşesinde tam üç yıl önce vizyona girdiğinden beri filmin basit bir gangster eğlenceliği yerine, aslında insan egosu üzerine derin ve sofistike bir inceleme olduğunu iddia eden, kaballah ve satranç temalarıyla alakalı saklı sembollerini detaylarıyla mikroskopu altına almış Tabancaseverler yok değil tabii ki. Sonuçta ne zaman bir karesi diğerine uymayan bir tren kazası vizyona girse, bu karmaşanın içinden anlam çıkarmaya çalışacak bir sürü takıntılı seyirci çıkacaktır ortaya.



Ne yazık ki (Veya şükür olsun ki) Tabanca’yı bir kereden fazla izleyecek, her görüntüsünün arkasındaki sembolleri bir kenara yazıp inceleyecek zamana veya akli güce sahip olmadığım için, bu eleştiriyle filmi sadece bir kez izleme gafletinde bulunacak seyirciye seslenmek amacım.

1998 yılında dikkatle yazılmış konusu, sivri diyalogları ve kinetik anlatımıyla hem eleştirmenleri, hem de seyircileri büyüleyen Ateşten Kalbe Akıldan Dumana'dan sonra Guy Ritchie, 2000 yılında Brad Pitt’in anlaşılması imkansız bir çingene aksanı ile konuştuğu Kapışma ile kendini Modern İngiliz Suç Komedilerinin kralı ilan etmişti. Fakat Ritchie’ye neler oldu sonra? Son iki filmi Swept Away ve Tabanca’nın 2000'li yılların en kötü iki filmi olarak anılmasındaki sebep ne? Bu sebep sadece dört kelimeyle kolayca açıklanabilir. Bu kelimeler “Ma” ve “Donna” ile “Ka” ve “Ballah.”

Yanlış anlaşılmasın, Ritchie ve Madonna’nın ruhsal inançlarına saldırıda bulunmak değil amacım. Ama Ritchie’nin kendi akli ve ruhsal üstünlüklerini kanıtlamak amacıyla, delirten bir mantık ve anlatım eksikliğine sahip, eline geçirdiği her görüntüyü ekrana atmış hissi veren bir ego gösterisini neye uğrayacağından habersiz zavallı seyirciye saygıdeğer bir film adı altında sunması, saygısız ve kendini beğenmiş bir yaklaşım.



Bütün süresi boyunca Ritchie’nin ekranın arkasında göz kırpıp, “Bak senden ne kadar da çok akıllıyım ve sofistikeyim” dediğini hayal ettiğim Tabanca, ilginçtir ki egonun, insanın asıl düşmanı olduğuna dair mesajlara sahip. Bu sayede Ritchie, kendi kuyusunu kazıp içine düşmekle kalmıyor, kuyuyu kapatıp mezar taşını da üzerine koyuyor.

Geçen haftanın bir diğer felaketi Özgürlük Savaşçısı’ndan sonra bu hafta da Jason Statham ve Ray Liotta’yı birbirlerine düşman olarak izliyoruz. Liotta’nın, abartı oyunculuğunu Özgürlük Savaşçısı’ndan Tabanca’ya taşımasına, ve Statham’ın bariz peruğunun kendisinden daha inanılır bir performansa imza atmasına rağmen bu ikiliyi yeteneksizlikle suçlamak haksızlık. Son elli yılın en iyi oyunculuğunun bile bu karmaşanın altında hayat bulması imkansız.

Guy Ritchie ve Madonna’ya ilginç bir nasihatim var: İlerde olur da, bir kez daha kendi akli ve ruhsal üstünlüklerini kanıtlayan mistik bir rastgele görüntü şaheserine imza atmaya karar verirlerse, çektikleri “filmi” kendi evlerinde izlesinler, ve biz “basit insanları” basitliğimizle bıraksınlar. Böylece bizde Tabanca gibi gerçek şaheserleri anlamakla vakit harcamak yerine, Memento ve Mulholland Drive gibi basit filmler izlerken çubuktan ateş yakmakla uğraşırız.

Peri Tozu film konusu

english mobile

Peri Tozu (2007)
6,3
Y: Ela Alyamaç O: İpek Değer, Mehmet Ali Nuroğlu
Peri Tozu
Ali Ercivan
Ali Ercivan
Ela Alyamaç’ın ilk filmi Peri Tozu, bir masal tadı yakalamaya çalışıyor. Çocukluklarından beri birbirlerinin en yakın dostu olmuş ve hep biraz çocuk kalmış iki üvey kardeş (Deniz ile Emre), içlerinden birinin yakalandığı hastalık sonrasında hayatın acı gerçekleriyle yüzleşmek zorunda kalıyorlar. En yakın dostuna yardım etmek isteyen Deniz’in yolu, çocuk olmaktan çok erken yaşta vazgeçmek zorunda kalmış, katı karakterli Cem ile kesişiyor. Ve aralarında başlayan aşk, boşanmış bir ailenin çocuğu olan Cem’i ebeveynleriyle yüzleşmeye ve daha insancıl biri olmaya götürüyor.

Aslında pekala şirin bir hikayenin aynı ölçüde şeker bir filme dönüşmemesinin başlıca sebebi, istenen masalsı atmosferin yakalanamaması oluyor. Deniz ile Emre’nin kendilerine kurdukları düşler ülkesi, perdede hiç de renkli veya olağandışı bir şekilde vücut bulmuyor. Sadece çocuk gibi davranan, gerçeklikle bağlarını koparmış gibi duran ve bu halleri pek yapmacıklı gözüken iki genç izliyoruz.



Birlikte yaşadıkları evleri ve ufak bir arkadaş grubu çevresinde kurdukları sözde özel yaşam, sadece onların değil, filmin yaratıcısının da hayal gücünü serbest bırakamadığını düşündüren, görsel karşılık açısından oldukça verimsiz bir alan olarak kalıyor. Halbuki filmin gerektirdiği, en azından Deniz’in yaşam alanıyla Cem’in yaşam alanı arasında belirgin bir zıtlık yakalamak olmalı. Ama öyle bir görsel doku yaratamıyor yönetmen.

Dolayısıyla, Deniz’in hayata bir masal dünyası gözlüğünden bakıyor olması, ne sahici ne de çekici bir dramatik unsur oluyor bu film için. Peri Tozu, sert mizaçlı Cem’in ailesiyle geçmişinden kaynaklanan çatışmalarını daha başarıyla ortaya koyabiliyor. Ama öyküsünün bu kanadının üzerine de yeterince gitme cesaretini göstermiyor; bu öyküyü de yeterince etlendiremiyor. Ortaya çıkan film de ister istemez sönük, heyecansız bir işe dönüşüyor.



Yönetmenin kamerasını nereye koyduğu, doğru plan kesip kesmediği gibi noktalarda filmin sinema dilinin ciddi bir problemi yok. Oyunculuklar da genel olarak temiz. Ancak yönetmenin yaratıcı bir cesaret de gösteremediği kanısındayım. Kafasındaki duyguyu tam olarak bize geçiremediği için, arada filmi bölen Peter Pan alıntıları da aslında pek bir şey ifade etmiyor. Doğrusu, bunların izlediğimiz öyküyle doğrudan bir anlam bağı kurabildiğini bile söylemek zor çoğu zaman.

Ve tüm bunların üstüne, öncesinde hiç hazırlığı olmayan, filmin genel hissiyatına hiç uymayan ve her niyeyse alabildiğine uzun tutulmuş, bitmek bilmediği gibi giderek daha da alevlenen bir sevişme sahnesi var ki filmin son kısmında, insanı iyice yabancılaştırıyor izlediği işe. Bir kadın sinemacının dobraca gerçekçilik yaratma gayreti mi yoksa Deniz’in masal dünyasından biraz daha gerçek dünyaya dönüşünün mü işareti olarak yorumlamalı bilmiyorum ama böyle bir filmin içinde son derece yanlış bir adım olduğunu biliyorum.

Sonuç olarak, Peri Tozu gözardı edilecek bir gayret değil ama yaratıcı açıdan tutuk, heyecansız, cesaretsiz bir film. Karakterlerine inanmamızı ya da onları umursamamızı sağlayamıyor. Akılda yer etmeyecek bir iş olarak da sona eriyor.

İkili Oyun film konusu

english mobile

İkili Oyun (2006) One Way
6
Y: Reto Salimbeni O: Til Schweiger, Lauren Lee Smith
İkili Oyun
Melis Zararsız
Melis Zararsız
Sinema eleştirmenliği, amatör gözü – tamamen olmasa da - kaybetmeyi gerektirir. Bir filmi teknik açıdan, sinematografik açıdan, anlatım, dil, senaryo, yapı, oyunculuk açılarından, filmin sinema tarihinin içindeki yerini irdeleyerek vs vs vs incelemeyi gerektirir. Genel izleyici bir filmi sadece bir oyuncudan, bir müzikten, bir mekandan, bir aksesuardan dolayı izleyip etkilenebilirken/beğenmeyebilirken, eleştirmen, yönetmenin hangi sahnede hangi kamera açısını neden tercih ettiğini, ışığı nereye koyduğunu, oyuncuyu neden o şekilde çalıştırdığını düşünmek durumundadır ve bu çabalar esnasında bazen filmin ne demek istediğini veya alınacak o basit tadı kaçırır. Bu tanımlar her zaman geçerli midir, neye göredir, kime göredir tartışmaya açık ama İkili Oyun, ele aldığı konuyla ve bunu işleyişiyle, kendi adıma amatör gözü kaybetmeyen bir izleyici olmayı özleten, hatta düpedüz “amatör seyirci” haline getiren bir film oldu beni.



Bir genç kızın cinsel tecavüze uğraması ve adaletin mağdurun yanında ol(a)mayışı konusu etrafında dönen film, bu dönüş sırasında çembere birçok konuyu da dahil ediyor. İnsanı insanlığından çıkartacak denli hırs yaratan, yalanların prim yaptığı iş dünyası, paranın güç olduğu ve arkadaşlıktan aşka, patron-çalışan’dan akrabalığa kadar, ilişkilerin paranın varlığına göre ne denli değiştiği, aşkın sevginin içinin ne denli boşaltılabildiği, erkek egemenliği ve erkeğin dünyayı penisinin etrafında döndüğünü sanması, intikamın acı ve soğuk tadı, ailelerin "etraf ne der" kaygısıyla gerçekleri örtbas ederek evlatlarını yakmaları ve aile kavramının bile içinin boşluğu, adaletin bazen dünyada da yer bulması ve adalet denen kavramın bazen yalan söyleyerek de olsa elde edilebileceği, anlık zevklerin insanların hayatını ne hale çevirebileceği ve insanların bu dünyaya bin kez geliyormuşçasına rahat ve sorumsuz yaşamalarının bedellerini ne denli ağır ödeyebilecekleri, insanların sadece ve sadece kaybetme korkusu veya can korkusu olduğunda hatalarını kabul etmeleri, insafa gelmeleri, sözüm ona ders almaları, kadının fiziksel olarak güçsüz ama kişilik olarak güçlü yaratılmış oluşu, erkeğin ise fiziksel gücüne güvenip kişiliğini geliştirmeyi tercih etmeyişi... Kısaca hangi toplumda olursa olsun günümüzde değer yargılarının nereye gittiğinin belki de çok basitçe eleştirisi...

Olay örgüsünün doluluğu ve işlenen konuların önemi, filme, “kızın hayalinde canlandırdığı o gereksiz adam neden siyahtı, burada ne gibi bir gönderme var” gibi önyargılar yükleme ve yafta yapıştırmalardan uzak tuttu beni. Evet, düpedüz filmden etkilendim. Filmde bir adamın hatalar yapa yapa, vicdanıyla yüzleşe yüzleşe insan oluşunu bekledik, izledik. Filmde bir kadının çocukluğundan beri yaşadığı haksızlıklar sonucu kendini cezalandırması ve kendinden vazgeçmesi raddesinde, bundan vazgeçip, yaşadıklarının kendi suçu olmadığını kabullenip, geçirdiği travmatik olayların suçluların yanına kalmaması için savaşmaya karar verişini takip ettik. Filmde intikamı izledik ve neredeyse rahatladık. (Filmin şiddet, korku ve cinsellik unsuru içerdiği için 18 yaş sınırı getirilmesini ise aslında çok da anlamsız bulmuyorum, şunu söylemeliyiz ki yönetmen şiddet ve cinsellik içeren sahneleri çabucak es geçmemiş doğrusu...)



Filmi teknik açıdan incelemek gerekirse, yönetmenin seçtiği geniş kadrajların, iç açıcı mekan seçimlerinin, darmayan sıkmayan sahnelerin oldukça başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Nişanlı çiftin ilişkilerini bitirecekleri, deniz kenarına koştukları sahnede kulaklarımızın pasını alan Placebo- “A Song to Say Goodbye”, çok iyi bir seçim olmuş. Filmin soundtrack’i genel anlamda doğru seçimlerden oluşmuş. Oyunculuklar ise, filmdeki mağdur kız Angelina’yı oynayan Lauren Lee Smith ve onun çocukluğunu oynayan Katie Keating dışında çok etkileyici değil. Özellikle Til Schweiger’in bir türlü oturtamamış olduğu belli olan o ingilizce aksanı, bazen uzun ve derin diyaloglar esnasında gerçekten kulağı rahatsız ediyor.

İstanbul Film Festivali’nin şehrimizi kapladığı bugünlerde o kadar çok bağımsız filmle çevrelendik, o kadar değişik anlatımlarla karşı karşıya kaldık ve kalıyoruz ki, elbette katharsis’e ulaştırmayan filmlerin bolluğunda, Alman yapımı da olsa, bu film çok "Hollywoodvari" kaçabilir. Gene de şaşırtıcı konu açılımları, rahatsız eden ve düşündüren sahneleriyle kesinlikle haftanın başarılı filmlerinden.

Bakış Açısı filmin konusu

english mobile

Bakış Açısı (2008) Vantage Point
8,3
Y: Pete Travis O: Zoe Saldana, Matthew Fox
Bakış Açısı
Orkan Şancı
Orkan Şancı
Sinemada “başka şeyler” yapmak konusunda en ufak bir arzu bile duymayan insanlarla dolu ortalık. Film festivallerinde bile yığınlar arasından “ayrık otlarını” toplamak giderek zorlaşıyor. Coppola, Spielberg, Lucas’ların zamanında yaptığı türden bir devrim değil aslında aradığımız. Ama kafalar farklı şeyler aramak yerine sanatı ticarethaneye dönüştürmekle uğraşınca aksiyonlar da dramalar da hep birbirine benziyor. Biçim veya anlatılan konularda hep aynı bakış açısı dayatılıyor.

Örneğin 11 Eylül sonrası ABD yönetiminin dünyaya saldığı korku politikaları. Ortadoğu ve diğer coğrafyalarda yüzbinlerce masum insanın ölmesi, üstün devlet çıkarları için kabul edilebilir kayıplar olarak ilan edilirken sanki tüm sorumluluk yönetimdeki “bazı işgüzarlar”ın marifetinden ibaret.

İşte “Bakış Açısı”. Biçimsel olarak çekici bir orijinallik içeriyor evet ama ya mesaj? Melek kalpli Başkanımıza suikast mı düzenlediler, hemen düşman ülkeyi (Fas) bombalayalım!



Uzun süredir, biçimsel özellikleri ile anlatmaya çalıştığı mesaj arasında bu kadar zıtlık olan bir film görmemiştim. Hitchcock’tan futbol maçı çekmesini istediklerini düşünün. Bir de De Palma’dan İspanya’da “bir liderler zirvesi canlı yayın rejisi” yapmasını istediklerini.

Ancak kamera arkasındaki adam De Palma değil, ilk uzun metrajıyla Pete Travis. Klasik Rashomon ya da yarım düzine De Palma filmi gibi, bir olaya farklı görgü tanıklarının açısından bakarak tek ve nihai doğruya ulaşmaya çalışan film, Travis’in özellikle teknik zorluk içeren sahnelerdeki başarısı sayesinde kendini bir süre ilgiyle izletmeyi başarıyor.
Ardından, kendini teröristlerden daha zeki sanan Amerikalılarla, kendini Amerikalılardan daha zeki sanan teröristler ve kendini seyirciden daha zeki sanan bir senarist (Barry Levy) sahneye çıkıyor.

Nasıl mı? Rashomon’la devam edelim. Kurosawa filminde, farklı insanların anlattıklarından yola çıkarak tek bir gerçekliğe ulaşılmıyor, “gerçek” denen şeyin aslında göreceli bir şey olduğu savunuluyordu. Oysa yazımızın başında da değindiğimiz gibi Bakış Açısı gayet biraz dar açılı bir film. Farklı gözlerin gördüğü şeylerin biraraya getirilmesi, mesaj açısından değil, biçim açısından önem taşıyor. Travis için bu, birden fazla gerçeği vurgulamaktan çok aslında aksiyon film yapısını zorlayan cesur bir biçimsel tercihten öte anlam taşımıyor.

Senaristle işimiz bitmedi. Bakış Açısı, benzerine Krallık gibi “Bush” bir filmde bile rastlayamayacağımız kadar karton terörist karakterler içeriyor. 11 Eylül sonrası dünya liderlerinin bir araya gelme fikrini neden baltalamak istedikleri anlaşılamıyor. Bir teröristin (kim olduğuna şaşırabilirsiniz), “bu savaş asla bitmeyecek” derken aslında hangi çıkarı savunduğunun anlaşılamaması gibi.



Sigourney Weaver’ın şaşırtıcı derecede zayıf bir performans sergilediği canlı yayın yönetmeninin, kameraların neredeyse hiçbirine doğru komut veremediği açılış sekansından sonra devreye Dennis Quaid giriyor. ABD Başkanı’nın “gazi” yakın korumasını canlandıran deneyimli oyuncu, kurşun yarasının üzerine giydiği gömlek gibi filmi de birkaç gömlek yukarı taşıyor. Kalabalığın üzerine lanet lanet bakması bile yeter. Oscarlı “İdi Amin” Forest Whitaker bile orada. Elinde kamerasıyla bu önemli olaya tanıklık ediyor. Dahası Lost’un doktoru Matthew Fox da, senaristlerin grevi nedeniyle verilen aradan faydalanıp aynı saç traşı ve mimiklerle Başkan’ın koruma ekibine dahil olmuş.

Travis’in Paul Greengrass’ın omuz kamerasını devralıp çektiği kovalamaca sahneleri, patlamalar, silah sesleri, heyecan hepsi tamam. Ama birden teröristler pardon senarist Levy devreye giriyor ve tüm olumlu bakış açımızı uçuracak şekilde, o ana dek incelikle kurduğu güzel kırılımları samimiyetsiz bir finale bağlıyor. Seyirciyi o itici sona itiyor. “Farklı” bir bakış açısı şansını harcıyor.

Yönetmen Travis’in tüm hünerine, kadrodaki nitelikli bazı oyuncularına rağmen Bakış Açısı, başta bahsettiğimiz “bakış açısına” teslim oluyor. Rahat koltuğumuzda oturup yoğun bir emeği böyle eleştirmek de belki itici, evet. Ama daha fazlası yapılabilecekken onca emeğe kendileri yazık ediyorsa, sinema adına bir yenilik ortaya konmuyorsa bunu söylemeyecek miyiz? Seyirciyi, “kadro sağlam, aksiyon müthiş” diyerek yanlış yönlendirmek daha mı güzel? Seyirciyi biz de ciddiye almazsak, gişe rakamlarına bakarak sinema yapanları nasıl durduracağız?

Sokağın Kralları film konusu

english mobile

Sokağın Kralları (2008) Street Kings
8
Y: David Ayer O: Keanu Reeves, Hugh Laurie
Sokağın Kralları
Oktay Ege Kozak
Oktay Ege Kozak
Hollywood’un Los Angeles hakkında bize öğrettiği tek bir bilgi varsa, o da bütün polislerinin vahşi birer katil olduğudur herhalde. LAPD içindeki yolsuzluklar ve cinayetler etrafında dönen, her polisin birbirinden daha maço, vahşi ve acımasız gösterildiği İlk Gün, Hesaplaşma ve Internal Affairs gibi filmleri izlemiş seyircinin yolu Melekler Şehri’ne düşerse polise yol tarifi sormaya bile çekinecektir.

Nedense yolsuz LA polislerine kafayı takmış, yukarıda örneğini verdiğim üç filmden ikisinin (Denzel Washington’lu İlk Gün ile Kurt Russell’lı Hesaplaşma) yazarı David Ayer, bu son dönem “Yolsuz Los Angeles Polisi Gerilimi” Sokağın Kralları’nın da bu sefer kamera arkasına geçmeyi tercih etmiş. LAPD, eğer halen yerlerde sürünen imajını düzeltmek istiyorsa, bence yapmaları gereken ilk hareket, David Ayer’e polislerle uzaktan yakından alakası olmayan hafif bir romantik komedi çekmesi için milyonlarca dolar akıtmak olmalı. Ayrıca eğer Ayer bir sonraki projesinde de yolsuz polislere bulaşırsa, vahim bir “kaza”ya kurban gitmesi muhtemel.



İşin LAPD politikasından çıkıp eğlence tarafına değinelim. İşte bu konuda haberler biraz kötü. Sokağın Kralları, her ne kadar İlk Gün ve Hesaplaşma’nın sert, vahşi, buram buram testesteron kokan, kas ve kurşun dolu stilini korusa da, fazla karmaşık, uzun ve klişe dolu senaryosu altında boğuluyor. David Ayer grenli, grey tonlu kinetik görsellikleri, adrenalin dolu “Erkek” karakterizasyonları az çok ustalıkla kotarsa da, klişe dolu konusuna ve hikayesine azıcık da olsa bir yenilik ve heyecan hissi aşılayamıyor.

Tabii ki David Ayer gibi yeni yetme bir yönetmeni bir kenara bırakın, filmin noktaları birleştir tarzı tipik senaryosunu Scorsese gibi türün dahilerinden birinin bile ortalama eğlencelik seviyesinden daha yükseğe çıkartması zor. Karanlık geçmişiyle başa çıkmaya çalışan alkolik polis ana karakterimizden tutun da, kontrol hastası baba kompleksli siyah polis şefinden, daha film başlamadan kolayca tahmin edilecek “sürpriz”lerine kadar Sokağın Kralları, duvardan duvara yıldızlarla dolu bir sinema filminden çok, ucuz televizyon filmlerinden bekleyeceğimiz yavan bir anlatıma sahip.

İlginçtir ki, filmin üç senaryo yazarından ikisi saygıdeğer isimler. Bu isimlerden ilki, son yılların en başarılı aksiyon/bilim-kurgu filmlerinden biri Equilibrium’un yaratıcısı Kurt Wimmer. Diğer isim daha da kafa karıştırıcı. Aslında biraz düşününce mantık sınırları dışında bir isim değil: Efsanevi LA suç yazarı James Ellroy. Ellroy’un Los Angeles Sırları gibi bir modern suç şaheserinde mükemmel bir biçimde bir araya gelen, her köşesi entrika ve sürpriz dolu yap-boz misali anlatımı, Sokağın Kralları’nda bir türlü bir araya gelmiyor. Ellroy’un bu yeni yap-bozunun parçalarının çoğu bir birine uyuşmuyor, bir sürü motivasyon ve konu dönümü açıklanmıyor, havada kalmakla yetiniyor.



Sinema ve televizyon yıldızlarıyla dolu kadronun uyurgezer modundaki performansları, Sokağın Kralları’nı yavanlıktan çıkarmaya yardımcı olamıyor. Geçen sene kazandığı Oscar’ın keyfini çıkaran Forest Whitaker’ın, yolsuz polisleri kanadı altına alan Kaptan Jack Wander rolündeki tek notalı performansı, kendisinden daha çok dikkat çeken bıyığı sayesinde hatırda kalıyor. Bir zamanların yetenekli İngiliz komedyeni Hugh Laurie, filmi Doktor House’tan kalma sahte Amerikan aksanını bir kez daha kullanmak için bahane ediyor. Son yıllarda kendine daha sert bir imaj edinmeye çalışan Keanu Reeves ise, sorunlu Dedektif Tom Ludlow rolüne duygu ve kompleks yüklü bir karakterizasyon getirmeye çalışsa da, hikayenin karmaşası içinde kayboluyor.

Bu kadar eleştirinin üzerine Sokağın Kralları’na yılın en kötü filmlerinden biri damgasını basmak istemem tabii ki. Sonuçta film, adrenalin yüklü suç geriliminin, çoğunluğu erkeklerden oluşan hayran kitlesini az çok tatmin edecektir. Hatta yazının başında belirttiğim filmleri izlememiş, türe yeni göz açan seyirci için bile azıcık da olsa orjinal bir deneyim sunabilir.

annemler tatilde

english mobile

Annemler Tatilde (2006) The Year My Parents Went On Vacation
5
Y: Cao Hamburger O: Michel Joelsas, Germano Haiut
Annemler Tatilde
Ayşegül Kesirli
Ayşegül Kesirli
Geçtiğimiz günlerde aklıma 90’lı yılların başlarında “Evde Beş Başına” adıyla televizyonlarda sık sık gösterilen Christina Applegate filmi gelmişti. Orijinal ismi “Don’t Tell Mom the Babysitter’s Dead” olan bu film, anneleri tatile giden beş kardeşin bebek bakıcılarının ani ölümünün ardından yaşadıkları komik olayları konu ediniyordu. Türkçeleştirilmiş adıyla “Evde Tek Başına” serisine göz kırpan “Evde Beş Başına,” 90’lı yılların gençlik komedilerinde sık sık işlenen ‘yetişkinlerin korumasından ve kontrolünden kurtulma’ temasının en sıkı önderlerindi belki de.

Ebeveynleri tarafından dedesinin yanına bırakıldığı gün yaşlı adamın ölümüyle neredeyse sokakta kalan Mauro’nun öyküsünün anlatıldığı “Annemler Tatilde”nin de bir yanıyla bu ‘evde tek başına’ filmlerini hatırlattığını söyleyebiliriz. Nitekim popüler Amerikan sinemasının 90’lı yıllardaki parlak örnekleriyle benzer bir temayı paylaşan bu film de Brezilya Sineması’nın popüler kolunu besliyor aslında. “Annemler Tatilde”ye dışarıdan baktığınızda muhtemelen Brezilya’nın sanat sinemasını temsil eden yöresel ve sıra dışı bir yapımla karşılaşacağınızı düşünüyorsunuz. Diğer yandan filmi izlemeye başladığınızda özellikle Avrupa Sineması’nın popüler filmleriyle büyük benzerlik taşıyan bir görsel dil kullandığını fark ediyorsunuz.



Aslına bakarsanız Mauro’nun öyküsünü etkileyici kadrajlar, zıpır karakterler ve anlamlı bir kurguyla şekillendiren “Annemler Tatilde”nin, popüler Avrupa ve Amerikan Sineması’yla bir takım ortaklıklarının bulunması oldukça anlaşılır bir durum. Özellikle Avrupa’dan Amerika kıtasına göçmüş Yahudiler ve İtalyanlarla dolu bir Sao Paulo mahallesinde geçen film, zaten bu yönüyle kültürlerarası bir duruşu olduğunu hemen belli ediyor. Hikayenin gelişiminde büyük bir fonksiyonu olan futbolsa, filmde farklı kültürlerden gelen insanları birleştiren ve Brezilya’ya bir ulus kimliği kazandıran en önemli etkinlik olarak sunuluyor.

Brezilya Milli Futbol Takımı’nın FIFA Dünya Kupası’nı üçüncü kez kazandığı 1970 yazında geçen “Annemler Tatilde”de özellikle Brezilya-İtalya arasında gerçekleşen final maçında yaş, din, köken ya da politik görüş ayırt etmeden herkesin televizyon başında Brezilya için tek yürek olması oldukça etkileyici ve manidar. Öte yandan 1970 yazı aynı zamanda Brezilya’da hüküm süren askeri diktatörlüğün Mauro’nun anne-babası gibi sol görüşlü kişilerin peşine düştüğü ve ülkede büyük bir kaosun yaşadığı da bir dönem. Bu nedenle futbolun beraberinde getirdiği ‘taraf tutmak’ ve ‘birlik olmak’ gibi kavramlar hikayenin geçtiği dönemin siyasi arka planıyla birleştiğinde düşündürücü ve sorgulamaya açık hale gelmekteler. Nitekim ülkedeki siyasi çalkantıları, Mauro’nun futbol sevdası ve 1970 Dünya Kupası heyecanı ile paralel olarak anlatan “Annemler Tatilde”nin esas amacı da futbola ait kavramları siyasetin içine taşıyıp, hikayesini çok boyutlu bir tartışma mekanına dönüştürmek.



Bütün bu anlam oyunları ve politik göndermeler içerisinde Mauro’nun kişisel yolculuğunun geri plana itilip, ihmal edildiği izlenimine kapılmış olabilirsiniz. Ancak “Annemler Tatilde” çok yönlü hikayesinin her katmanına ayrı özen gösteren ve daha da önemlisi bahsettiğimiz katmanları birbirlerine güçlü bağlarla kenetleyen bir film. Dolayısıyla dedesinin ikamet ettiği apartmanda babasının kendisine aşılamadığı Yahudi gelenekleri ve görgü kuralları ile tanışan Mauro’nun hikayesi siyasi çalkantıların geri planında kalmanın ötesinde filmin ana merkezini oluşturmakta.

Böylelikle Brezilyalı yönetmen Cao Hamburger, Mauro’nun kişisel gelişim öyküsünün satır aralarına gizlediği tarihi gerçekleri ve politik mesajları izleyicilerin gözlerine sokmadan sıcak ve içten bir dille iletmeyi başarmakta. Hatta filmin sonlarına doğru Mauro’nun yaşadığı düşünsel değişim Brezilya’nın siyasi ve sosyal dönüşümüyle öyle güzel iç içe geçmekte ki Mauro sadece 70’li yıllarda Brezilya’da büyüyen bir neslin değil bizzat Brezilya’nın ete kemiğe bürünmüş canlı bir temsili haline gelmekte.

Anlayacağınız Cao Hamburger, Dünya Kupası Finali’nden önce anne-babasına kavuşmayı hayal eden ‘evde tek başına’ kalmış bir çocuğun gözünden hem çocukluktan ergenliğe geçiş sürecine hem de siyasi problemlerle boğuşan bir ülkenin iç karmaşasına başarıyla ışık tutuyor. “Annemler Tatilde,” sürükleyici hikayesi, özgün çocuk karakterleri ve samimi havasıyla popüler Avrupa yapımlarının tadını veren keyifli bir film. Büyük beklentiler içine girmeyip, hem eğlenceli hem de biraz düşündürücü bir film izlemek isteyen sinemaseverleri ve futbol tarihi meraklılarını memnun edebilir.

lanetli topraklar

english mobile

Lanetli Topraklar (2008) The Ruins
6,6
Y: Carter Smith O: Jonathan Tucker, Jena Malone
Lanetli Topraklar
Zafer İlbars
Zafer İlbars
Son dönemde uzakdoğu ve eski korku filmlerini yeniden çekerek sinemaseverlerin ihtiyaçlarını giderme yoluna giden Amerikan sineması, bu dalda kimi zaman çok satan korku romanlarını da sinemaya uyarlayarak mevcut sıkıntısına çözüm bulmaya çalışıyor. “Lanetli Topraklar” da yazarı Scott Smith’in kaleme aldığı çok-satan gerilim kitabından uyarlanmış bir film. Üstelik kendisi aynı zamanda Oscar adaylığı olan bir senaryo yazarı olunca, yapımcılar için bu eseri sinemaya uyarlamak çok daha cezbedici bir hal almış olmalı. Bu cezbedicilik bununla da kalsa iyi…

Korku edebiyatının tartışmasız en önemli yazarı olan Stephen King tarafından roman “korkunun çığlık atan fotoğrafı” olarak tanımlanmış. Durum böyle olunca ve böylesine övülen bir malzeme sinemaya aktarılınca ister istemez insanda bir beklenti yaratıyor. Ama maalesef hemen söylemeliyiz ki, filmimiz alanında yepyeni bir yaklaşım sunma konusunda her ne kadar istekli olsa da bu konuda ikna edici olmakta zorlanıyor. Yönetmen insan vücudunun işgal edilmesi ve bunun sonucu vücudun kontrolünü kaybetmesi fikrinin ürkütücülüğünden yola çıkarak gerilimi yüksek tutmaya çalışan bir film ortaya çıkarmak istemiş. Bu anlayış, karakterlere bir şeylerin saldırmasından çok içsel korkunun uyandırılmasına yönelik bir durumun sergilenmesine önem verildiğini gösterse de, ne yazık ki film bir korku severin artık karnının tok olduğu o klişeleri kullanma mahkumiyetinden kurtulamadığı gerçeğini de değiştirmiyor.



Yapımcılar sanırım gençleri uzak bir coğrafya yollayıp başlarını belaya sokmaktan sıkılmayacaklar. Yenilik olarak da “bakın bu kez yepyeni bir yere yolladık kurban gençlerimizi” diyerek savunacaklar kendilerini. Filmin Meksika’da, Aztek harabelerinde geçmesi izleyiciye bir farklılık olarak sunuluyor belki de. Aslında bunu düşünmek bile çok fazla ve safça bir iyimserlik ama en hafif tabirle enayi yerine konmadığını düşünmek isteyince ister istemez böyle zorlama mazeretler üretmek durumunda kalıyorsun.

Madem bizi Azteklere, maya harabelerine götürüyorsun öyleyse bu gizemli uygarlığın sana sağladığı avantajları filminde kullanmalısın. Bir sürü malzeme var bu gizemin içinde, bunları hikayeye yansıtmak çok mu zor? Ama bu derinleşme tercihi çöpe atılıp kan revan içinde bir film yapmayı tercih etmeyi kolaycılığa kaçmak olarak değerlendirmek çok da yanlış sayılmaz. Kitabı okumadığım için bunun hikayeden kaynaklanan bir eksiklik mi olduğunu bilemiyorum tabii. Fakat küçümsenmeyecek bir etki yaratmış bir edebi eserin böyle bir durumu es geçeceğine de pek ihtimal vermiyorum.



Derinleşmek yerine Hostel türü filmlerle yarışmayı tercih eden filmimizin ismi konusunda yapılan tercih de tartışmaya açık aslında. Her ne kadar “Lanetli Topraklar” ismi mevzu ile bağlantılı olsa da, film için hiç de davetkar bir isim değil. İçinde ve özellikle başında “lanet” kelimesinin geçtiği film adedini düşünecek olursak, bu standart tercih bile filmin vaad ettiği dehşet konusunda tereddütler yaşamanıza sebep oluyor. Böyle bir isim pazarlama açısından oldukça riskli duruyor.

Zaten klişe paranoyası içerisinde uzun süredir bocalayan ve uzun süredir sıkılan korku filmi seyircisi için hiç de çekici bir isim değil. Şu eleştiriye yapmak normal şartlarda aslında filmde olumsuzlanacak çok az şey bulup da olumsuz bir şeyler yazmak adına zorlamada bulunmak gibi değerlendirilebilirdi. Ama böyle bir durum söz konusu değil. Tam tersine isminin standartlığı filmin ahvalini ortaya koyan en kestirme kanıt gibi duruyor.

Cennet

english mobile

Cennet (2007)
6,4
Y: Biray Dalkıran O: Engin Altan Düzyatan, Zeynep Papuççuoğlu
Cennet
Ali Ercivan
Ali Ercivan
Araf’tan tanıdığımız yönetmen Biray Dalkıran ile klip yönetmenliği kökenli olduğunu anladığımız senarist Burak Sesli’nin eseri Cennet, post-prodüksiyon süreciyle ilgili koparılan onca gürültü ve birkaç aylık ertelemenin ardından, cılız bir tanıtımla vizyona sokuluyor. Dağıtımcılar filme inanmadılar mı acaba? Haksız sayılmazlar…

Filmin merkezinde Can adlı karakter var. Annesinin ölümünün ardından geçirdiği travma sonucu akli dengesi bozulan Can, kendi kafasında var olan bir Cennet’te annesiyle iletişim kurmayı sürdürmektedir. Sağlık durumu ağırlaşınca, tedavi edilmek üzere babası tarafından bir akıl hastanesine getirilir. Burada hem üzerinde deneysel bir tedavi uygulanacak hem de Can kendi hayal dünyasını paylaşan bir başka hastayla, genç bir kızla iletişim kuracaktır.



Filmin tüm problemleri bir yana, ortada gerçekten neresinden tutsanız elinizde kalacak bir senaryo var. Kaba bir şekilde kurulmuş olan dramatik yapı, yine de iyi bir kalemin elinde pekala filmi taşıyabilirmiş. Ancak kötü enformatik diyaloglar silsilesi, işlemeyen karakter ve ilişkiler ağı, cevaplanamayan senaryo boşlukları ile maç zaten baştan kaybedilmiş.

En basitinden, “Nasılsın?” sorusuna birden fazla karakterin “İyi diyelim…” şeklinde cevap veriyor olması bile, senaristin aslında tüm karakterleri bizzat kendi ağzından konuşturduğuna ve dolayısıyla karakter yazmak konusunda yetersiz kaldığına dair bariz bir ipucu. “Oğlunuzu kaybetmekten neden bu kadar korktuğunuzu anlamıyorum!” gibi bir doktorun nasıl sarf ettiğini anlamanın mümkün olmadığı, akla ziyan replikler de cabası.

Ortada deneysel bir ilaç ve tedavi var. Bu tedavinin doğasını pek anlamıyoruz doğrusu. Güdük bir odada, Yeşilçam yapımı bilimkurgu filmlerini hatırlatan, üzeri düğmelerle dolu bir makine ve komik bir monitörle tedavi süreci kontrol ediliyor. Arada gelişme kaydedildiğinden bahsediliyor ama çoğu zaman biz o iyileşmeyi karakterde görmüyoruz.

Bir de sanki sahne sıralamasında bir karışıklık olmuş hissine kapılıyor insan zaman zaman. Can’la özel olarak ilgilenen doktor Tuba, “İlk kez isminin Can olduğunu kabul etti” dediğinde mesela, asistanı olan diğer doktorun aynı şeyi sahneler önce söylediğini hatırlıyoruz. Bir başka noktada Can kendini öldürmeye çalışıyor ama hemen ardından gelen sahnede doktor gülümseyerek gelişme kaydettiklerinden bahsediyor. Ya da dışarıda son derece iyi vakit geçirdikleri bir akşamın ardından eve mahzun surat ifadeleriyle, sanki kavga etmiş gibi girmelerini mi örnek vermeliyim. Yok, bu böyle sürer gider. Ben en iyisi başka problemlere geçeyim.

Mesela filmin ne kadar kötü kurgulandığından bahsedeyim. Algılanması zor, çok kısa tutulmuş yakın planlarla fazlaca parçalanmış birçok sahne. Çok kez yanlış yerden plan bölündüğüne de şahit oluyoruz. İlaç şirketinde, yetkili kişi ile doktor arka planda uzaklaşırken, niyeyse uzun süre boş boş birbirine bakan ön plandaki figürasyonda kalıyoruz. Veya bir amors planında, oyuncu daha yerini almadan plana kesildiği için saniyelerce bir ense ve duvar izliyoruz.

Filmin çok bahsedilen görsel efektleri, fazlasıyla sırıtan bir uçma/düşme sahnesi, birkaç animasyon planı ve yoğun ışık-renk oyunlarından fazlası değil pek. Renk düzeltme aşamasında da o kadar oynanmış ki görüntülerle, çoğu iç mekanda oyuncuların tenleriyle duvar renkleri birbirinin aynı hale gelmiş.



Oyunculukların çoğu için de parlak şeyler söyleyemeyeceğim. Kimine zaten daha fazlasını yapabilecekleri bir malzeme sağlanmamış; kimiyse en baştan rolleri için yanlış tercihler. Fahriye Evcen, ne varsaydığımız karaktere ne de içinde bulunduğu çevreye bir an olsun uymuyor. Karakteriyle ilgili sözde sürprizin o uyumsuzluğu gerektirdiği düşünülüyorsa, buna da katılmıyorum. Çünkü bu haliyle o sürprizi en baştan ele veriyor.

Yetenekli bir genç oyuncu olan Engin Altan Düzyatan, şüphesiz kendinden bekleneni çok başarıyla yerine getiriyor. Ama canlandırdığı büyük ölçüde düz bir karakter. Ve hem onun hem de filmin handikabı, Can’ın bu filmi izlenebilir, cazip kılması mümkün olmayan, sevilebilirliği ya da empati kurulabilirliği bulunmayan bir karakter olması. Baştan projenin bir cazibesi yok yani. Cennet’in anlattığı önemli veya ilginç bir tema, bir karakter, bir olay yok. Bir film yapmaya karar vermeden önce bunları sorgulamak gerekmez mi?

Ve siz izleyicilere/okuyuculara şunu da sorarak yazımı noktalamak istiyorum: İki metre ötenizde biri parmaklıklara tırmanıp kendini yüksek bir yerden aşağı bırakmaya hazırlansa, durduğunuz yerde çığlık mı atarsınız yoksa onu durdurmak için bir şeyler mi yaparsınız? Onu geri çekmeniz yeter mesela… Hepimiz bunu düşünebilecek kadar akıllıyız. Ama ne yazık ki sezonun en başarısız yerli yapımlarından bir diğeri olan Cennet, bizi pek o kadar akıllı yerine koymuyor…


Cennet izle

kapan filmi

english mobile

Kapan (2007) Fermat's Room
6,6
Y: Luis Piedrahita O: Lluís Homar, Alejo Sauras
Kapan
Melis Zararsız
Melis Zararsız
Bir filmin yönetimi ve senaryosu aynı kişi ya da kişiler tarafından üstlenildiğinde o filmden daha çok şey bekleme ihtimali artıyor; çünkü belirli bir bakış açısıyla yazılmış olan herhangi bir film, başka bakış açılarına sahip bir yönetmenin elinde bambaşka bir şeye dönüşebiliyor, veya tam tersi... Bu iki ayrı bakışın beyazperdeye artı veya eksi olarak yansıma ihtimali olsa da, sonuçta günahıyla sevabıyla o filmin kime ait olduğu kafa karıştırabiliyor kanımca. Kapan ise, iki kişinin birlikte yazıp yönettikleri, bu bağlamda ne anlatmak istedilerse onu anlattıklarından emin olabileceğimiz bir yapıt.
Rodrigo Sopeña ve Luis Piedrahita filmde, daha önce Testere ve Küp filmlerinde işlenmiş olan, “canını kurtarmak için sana özel yaratılmış olan bu bulmacayı çözmek zorundasın” konusunu tekrarlamışlar. Başarılı işler çıkarmış olan İspanyol oyuncuların, bulmacayı çözmeleri için içine kapatıldıkları mekan gerçekten güzel kurgulanmış. Kurbanlar kurtulmak için odayı şekilden şekle sokarken kameranın bize sunduğu açılar çok yerinde olmuş, özellikle odayı bize kuş bakışı gösterdiği sahnede, oda adeta rubik bir küpe dönüşmüş. Renkler, mekanlar ve çekimler gerçekten özenli bir çalışma olduğunu gösterir nitelikte…

Avrupa filmlerinin düsturundan olsa gerek, böylesi bir konuya rağmen gerilim oldukça sakin bir boyutta kalmış, Testere veya Küp’teki gibi kalbi ağza getirecek anların olduğunu söyleyemeyiz. Hatta temponun düşüklüğü, filmi neredeyse sıkıcı bile kılmış zaman zaman. Bunun sebebi de konunun iddialı olması, böyle zekice kurgulanmış bir konunun daha hareketli, daha heyecan verici, daha yaşatırcasına işlenmesi gibi bir beklenti doğuyor aslında… Konunun değişikliği, matematik ve gerilim kelimelerini bir araya getiren bir filmi daha aklımıza düşürüyor. O da, Darren Aranofsky’nin 1998 yılında çekmiş olduğu Pi. Temposu gene Testere ve Küp kadar yüksek olmasa da, kullandığı müzikler, kurgu ve konunun işlenişi bakımından kesinlikle daha doyurucu bir izlenim sunan bu filmi düşündüğümüzde, Kapan’ın konusu gibi bir senaryoyu Aranofsky nasıl çekerdi diye düşünmemek elde değil.
Sonunun da sönük bir biçimde bitişiyle, elde olan bir hazinenin doğru işlenmediği duygusunu veren Kapan, her şeye rağmen değişik bir İspanyol sineması örneği görmek isteyenleri hayal kırıklığına uğratmayacak derecede titiz bir yapım. İlk uzun metrajlı filmlerini çekmiş olan Rodrigo Sopeña ve Luis Piedrahita’dan, yazıp yönettikleri filmden daha fazlasını beklemiş olsak da, umudumuzu kesmiyor ve yeni projelerini merakla bekliyoruz.

vesaire vesaire

english mobile

Vesaire Vesaire (2008)
6,6
Y: Tunç Başaran O: Rutkay Aziz, Roksen Lülü
Vesaire Vesaire
Ali Ercivan
Ali Ercivan
“Kadınlar anlaşılmak için değil, sevilmek için vardır.”

Mimar Sinan Üniversitesi Sinema-TV Bölümü öğrencisi Roksen Lülü’nün babasıyla birlikte senaryosunu yazıp aynı zamanda başrolünde de oynadığı ve hocası Tunç Başaran tarafından yönetilen Vesaire Vesaire, belli ki Lülü’nün kendi hayatından da izler taşıyor. İspanyol bir anneden flamenko meraklısı bir genç kızın öyküsü bu. Filmdeki köpeği bile gerçekten kendisine ait.

Filmin senaryosunda en çok girişte alıntıladığım cümleye takıldım. Bir genç bayanın senaryosunda, kadını erkeğin arzu objesi olmaya indirgeyen, bu denli aşağılayıcı ve sığ bir cümlenin yer almasına şaşırdım. Ama projenin ardındaki iki olgun erkekten birine ait olduğunu tahmin ediyorum bu repliğin. Çok başka bir jenerasyonun kadına bakışını çağrıştırıyor bu laf zaten.



Vesaire Vesaire, genç bir flamenkocu kızla yaşlıca bir yazarın aşk hikayesini anlatıyor. Aralarında neresinden baksanız 40 yaş fark var. Kanser olduğunu öğrendikten sonra bir sayfiye yerinde inzivaya çekilen yazar Arda (o yaş grubu için pek inandırıcı bir isim değil; sizce de öyle değil mi?), burada tanıştığı kıpır kıpır bir genç kız sayesinde yeniden yaşama sevinciyle doluyor.

“Beylik” tam bu filmi tanımlayacak bir kelime. Son derece kalıplaşmış, formülleri uygulamaya çalışan ama basmakalıplıktan öteye gidemeyen bir film Vesaire Vesaire. Elbette kadrajları, ışıkları vs. vs. düzgün. Kağıt üstünde titizlikle hesaplanmış ve sette de aynı hesaplılıkla çekilmiş, klasik bir Yeşilçam işçiliği. Kötü olduğu anlamına gelmiyor bu dediğim ama filmin "yaşamadığı", kartonluktan kurtulamadığı anlamına geliyor.

Aynı şey insanın ağzında doğal durmayan diyaloglar için de geçerli. Komedi unsuru sağlasın diye yaratılmış çöpçü karakteri gibi hiç gerçeklik kazanmayan yan karakterler için de… Bütün bunların neden kaynaklandığına dair de bir fikrim var doğrusu.

Vesaire Vesaire, Roksen Lülü’nün okul için çektiği bir kısa filmden yola çıkılarak yapılmış. Mimar Sinan Üniversitesi’nde yapılan öğrenci filmleri, ağırlıklı olarak Yeşilçam kökenli hocalarımızdan oluşan bir jüri tarafından değerlendirilir. Zaten bu projeleri gerçekleştirdiğimiz atölyelerde de aynı hocalarla çalışırız. Sinemada dramatik yapı üzerine çok net ve katı (yanlış anlaşılmasın, son derece de yerinde) fikirleri vardır bu hocaların. Fakat ister istemez öğrenciler şu yola meylederler: bir Duygu Sağıroğlu’nun, bir Memduh Ün’ün beğenip geçer not vereceği türde filmler yapmaya çalışmak.

Bunun gerekçeleri haklıdır. Film yapmak, kısa bile olsa, çok meşakkatli ve masraflı bir iştir. Kimse dönem kaybedip fazladan bir film için daha para harcamak istemez. Dolayısıyla jüriden geçebilecek türde filmler yapmaya çalışılır. Bizim okulda amaç hiçbir zaman kısa filmci yetiştirmek olmamıştır zaten. Bu filmler hep uzun metraj alıştırmalarıdır.



Vesaire Vesaire de çok Mimar Sinan formülü bir proje aslında. Bir yedinci sömestr projesi olarak ideal. Ancak sinemasal malzemesi uzun metrajlı bir film için biraz demode. Başka okulların öğrencileri veya kısa film çevreleri tarafından sıkça eleştirilen o tek tip MSÜ STV filmlerinin bir uzantısı sadece. Tunç Başaran, Yeşilçam ekolünden gelen bir sinemacı olduğu için, bu projeyi kendine uygun görmüş olabilir. Ama bugün sinema seyircisinin izlemek istediği hikayeler bunlar değil artık. En azından bu tip bir sinema diliyle, üslupla değil.

Filmin, yaşlı bir adamla genç bir kızın aşkı gibi nazik bir mevzuda, bizi ikna etmeyi denemek yerine baştan itibaren seyircisine bunun doğallığını dayatmaya çalışması da pek tatmin edici değil açıkçası. Yaş farkına rağmen birlikte olmayı seçen insanlara dair bir analiz, çok daha derinlikli bir film malzemesi olabilirdi (toplumdan gelmesini bekleyeceğimiz “sübyancı” suçlaması, filmde sadece bir kez, yazarın eski eşi tarafından dillendiriliyor). Ama daha kolay, daha romantik, daha sığ sularda bir film yapmakla yetinmiş Vesaire Vesaire’nin yaratıcıları. Pembe dizi kıvamında… Malesef bu haliyle de pek tat vermiyor.

KAHPE BİZANS

english mobile



KAHPE BİZANS

Türü: Komedi

BÖLÜM 1



TAM EKRAN SEYRETMEK iÇiN TIKLAYIN


BÖLÜM 2


TAM EKRAN SEYRETMEK iÇiN TIKLAYIN

isLami BelgeseL

english mobile

isLami BelgeseL

Bu Kategoride Toplam 19 Video Bulunmaktadir
Şehirlerin Anası Mekke Şehirlerin Anası Mekke
Şehirlerin Anası Mekke Belgeselini iz...
(izlenme Sayısı: 172 Kez izlendi)
İslamın Yükselişi İslamın Yükselişi
İslamın Yükselişi Belgeselini izlemed...
(izlenme Sayısı: 76 Kez izlendi)
İslam Dünyayı Aydınlatan Işık İslam Dünyayı Aydınlatan Işık
İslam Dünyayı Aydınlatan Işık Belgese...
(izlenme Sayısı: 78 Kez izlendi)
İmtihanın Sırrı İmtihanın Sırrı
İmtihanın Sırrı Belgeselini izlemediy...
(izlenme Sayısı: 115 Kez izlendi)
Tercih Kabus Mu Mutluluk Mu Tercih Kabus Mu Mutluluk Mu
Tercih Kabus Mu Mutluluk Mu Belgeseli...
(izlenme Sayısı: 118 Kez izlendi)
Kıyamet Günü Kıyamet Günü
Kıyamet Günü Belgeselini izlemediysen...
(izlenme Sayısı: 421 Kez izlendi)
Kuran Mucizeleri 3 Kuran Mucizeleri 3
Kuran Mucizeleri 3 Belgeselini izleme...
(izlenme Sayısı: 118 Kez izlendi)
Kuran Mucizeleri 2 Kuran Mucizeleri 2
Kuran Mucizeleri 2 Belgeselini izleme...
(izlenme Sayısı: 89 Kez izlendi)
Kuran Mucizeleri 1 Kuran Mucizeleri 1
Kuran Mucizeleri 1 Belgeselini izleme...
(izlenme Sayısı: 191 Kez izlendi)
Hz. İsa Gelecek Hz. İsa Gelecek
Hz. İsa Gelecek Belgeselini izlemediy...
(izlenme Sayısı: 238 Kez izlendi)
Hz. Musa ve Ahit Sandığı Hz. Musa ve Ahit Sandığı
Hz. Musa ve Ahit Sandığı Belgeselini ...
(izlenme Sayısı: 304 Kez izlendi)
Hz. Meryem Hz. Meryem
Hz. Meryem Belgeselini izlemediyseniz...
(izlenme Sayısı: 140 Kez izlendi)
Her An Her Saniye Her An Her Saniye
Her An Her Saniye Belgeselini izlemed...
(izlenme Sayısı: 60 Kez izlendi)
Güneşin Batıdan Doğuşu Yaklaşıyor Güneşin Batıdan Doğuşu Yaklaşıyor
Güneşin Batıdan Doğuşu Yaklaşıyor B...
(izlenme Sayısı: 482 Kez izlendi)
Allah'ın İsimleri Allah'ın İsimleri
Allah'ın İsimleri Belgeselini izlemed...
(izlenme Sayısı: 190 Kez izlendi)
Allah'ın Teknoloji Rahmeti Allah'ın Teknoloji Rahmeti
Allah'ın Teknoloji Rahmeti Belgeselin...
(izlenme Sayısı: 83 Kez izlendi)
Allah'ın Renk Sanatı Allah'ın Renk Sanatı
Allah'ın Renk Sanatı Belgeselini izle...
(izlenme Sayısı: 60 Kez izlendi)
Allah'ın Munis Sanatından Allah'ın Munis Sanatından
Allah'ın Munis Sanatından Belgeselini...
(izlenme Sayısı: 54 Kez izlendi)
Ahir Zaman ve Mehdi Ahir Zaman ve Mehdi
Ahir Zaman ve Mehdi Belgeselini izlem...
(izlenme Sayısı: 217 Kez izlendi)

İNŞAAT

english mobile



İNŞAAT

Türü: Drama

BÖLÜM 1



TAM EKRAN SEYRETMEK iÇiN TIKLAYIN


BÖLÜM 2



TAM EKRAN SEYRETMEK iÇiN TIKLAYIN